30 Mart 2012 Cuma

Muhteşem Yüzyıl ve Topkapı Sarayı ziyareti








Çarşamba gecesi Muhteşem Yüzyılı izledim. Bu diziyi özellikle kostümlerini beğendiğim ve  bir parça da tarihi takip etmek için izliyorum. Dizi oldukça tartışmalı, benim de eleştirdiğim bazı noktalar var ama bir dönemin tarihini sadece diziden ibaret tutmak da kişinin kendi yanlışıdır. Bu kitap varken, bir diziye takılıp kalmak, ya da onun yanlış olduğunu söylemek pek doğru gelmiyor.

Ben kendi anıma döneyim. Çarşamba gecesi diziyi izlerken aklıma, bir yıl önce Topkapı Sarayı'nı gezdiğimiz geldi.

Kızım ehliyetini yeni almıştı. Korkmasın diye ben de onunla bir süre seyahat ediyordum. Bir gün, "Haydi Topkapı Sarayı'na gidelim" demiştim. Buz gibi bir havada gitmiş, hayli üşümüştük.

Saat 2'ye doğru gişenin önüne geldiğimizde, çok uzun bir sıra vardı. Üstelik Gişe 4'te kapanıyormuş. Bize yaklaşık 45 dakika sonra sıra geldiğinde, apar topar sarayı gezmiştik. Tabi sadece belirli bir kısmını. Aklımda kalanlar, saray hazinesi, padişah kaftanları, kutsal emanetler odasıydı. Ama giremediğim için üzüldüğüm bir yer de vardı. O da Harem'di.


Geçtiğimiz Perşembe sabahı hava oldukça güneşliydi. Nereye gidelim diye sorduklarında, "Haydi Topkapı müzesine gidelim" dedim. Kızımın o gün işi yoktu, ayarladı o da geldi.

Kızkardeşimi iskeleden alıp, küçük oğlumun şoförlüğünde Sultanahmet'in yolunu tuttuk.

Nasıl gideceksiniz?
Beşiktaş tarafından sahil boyunca Haliç Köpürüsü'ne bağlanıp, soldan devam ediyorsunuz. Ardından ışıklardan Eminönü'ne dönen taraftan yokuşu çıkıyorsunuz. Uzun yokuş bittiğinde, tabelalar size otoparkı işaret edecektir. Tavsiyem Sultanahmet'in içine hiç girmeden burada bir otoparka aracını bırakmanız. Ama en güzeli arabasız gitmek. Örneğin eminönü Vapuruna binip, tramvayla geçebilirsiniz. Hemen Sultanahmet meydanınd atramvaydan inersiniz. Çok kolay ve ucuz olur.

Biletler
Sarayı gezmek için öğrenciler 10 TL'lik yetişkinlerse 20 TL'lik bilet alıyor. 20 TL'ye müzekart çıkartıldığından, bizimkiler, bilet almak yerine 2 dakikada müze kartı çıkarttırdılar. Babam Kore Gazisi olduğu için ben ve kızkardeşim, gazi kartlarımızla ücretsiz geçtik. Babam 81 yaşında, allah sağlıklı ve uzun ömürler versin....
Bilet konusunda bir uyarıda bulunayım. Ne müze kartları ne gişe biletleri Harem'i gezmede geçerli değil. Harem için ayrıca 15 TL'lik ek bir bilet almanız gerekiyor. Gazi kartımız olduğu için biz yine ücretsiz geçtik. Ama çocuklarım mecburen bilet aldılar.


Harem

Muhteşem Yüzyıl dizisiyle gerçek arasındaki en büyük fark, kendini Harem'de gösteriyor. Buz gibi yüksek duvarla çevrili koridorlar, karanlık odalar, camsız harem daireleri...

Valide Sultan'ın ve Haseki'nin odası, bu gün bizlerin oturduğu evlerin yanında, ne kadar basit kalıyor. Anladım ki, saray kadını da olsa, padişahın annesi de olsa, kadınlar her yerde eziliyorlar.

Hele o cariyelerin kaldığı, hapishane avlusuna benzeyen avuçiçi kadar bahçesiyle, kimbilir ne çekişmelerin ve üzüntülerin yaşandığı alan yok mu... Duvarlar sanki dile geliyor, orada yaşanan mutsuzlukları bize fısıldıyor. Adeta taşına, çinilerine, tahtasına işlemiş özlem, mutsuzluk, hapislik ve tek olamam üzüntüsü. Öyle ki hepimiz etkilendik ve iki-üç gün etkisinden kurtulamadık.

Harem'de en beğendiğimzi ayrıntılar, çiniler ve vitraylar oldu. Aslında çok daha güzel bir sunum yapılabilir, rehber konulabilir, daha fazla açıklayıcı tabela, yazı bulunabilir. Topkapı Sarayı bana müzecilikten çok uzak bir anlayışla yönetiliyor gibi geldi.

Saray Bahçesi ve Cellat Çeşmesi
Sarayın insanın içine açan bahçesi, rengarenk çiçeklerle örtülü. İnsan adım atarken kendinden yıllar önce orada bambaşka insanların yürüdüğünü hayal edip, etkileniyor. Buraya sadece bahçesind eyürümek için bile gelinebilir. Huzur dolu bir yer.

Bir ayrıntıdan daha bahsetmek isterim. Sunay Akın yaptığı bir programda, bahçedeki cellat çeşmesinden bahsetmişti. Bu çeşme, sağ tarafta duvar dibinde bulunuyor. Önünde de bir taş var. Denildiğine göre, cellatlar, kanlı kılıçlarını, bu çeşmede yıkadıkları için çeşmenin adı böyle kalmış. Önündeki taşın da ne işe yaradığını tahmin edersiniz artık...









Saray gezmesi sonrası Tophane'de kurufasülye...

Topkapı Sarayı'ndan çıktığımızda epeyce yorulmuştuk. Küçük oğlumun okula gitmesi gerekiyordu. Bizi Karaköy'de bıraktı ve derse yetişmek için arabayı o aldı.

Kızımın bahsettiği bir kurfasülyeci vardı Tophane'de. Çok meşhurmuş benim haberim yok. Adı: Fasuli. Görünüşe göre, başbakandan milletvekillerine, sanatçılara, emniyet müdürlerine, gazetecilere kadar herkes gelip en az bir kez burada kurufasülye yemiş.

Biz de bir tadına bakalım dedik. Alıştığımız ve evde yaptığımız fasülyeden çok farklı. Susuz ve bol tereyağlı. Ne yalan söyleyeyim, kolestrole tavan yaptırır, sağlık sorunu olanı yataklara düşürür. Lezzetli ama. Pilavı fena değildi. Karalahana çorbası hayli baharatlıydı içemedim, kızım kendi mercimek çorbasıyla benimkini değiştirdi. Hakkını da yemeyeyim, karalahana çorbası genelde baharatlı pişirilir.

Burada yaklaşık 2 saat oturduk, çay içtik. Bol bol konuştuk. Bir sürü kararlar aldık. Bakalım kaçını uygulayacağız.

Garsonlar biraz rahatsız oldu fazla oturmamıza sanki. Pek umursamadık açıkcası. Herşeyi umursaya umursaya dert sahibi oluyor insan. O soğukta nereye gidelim? Etrafta bir tek nargile kafeler var, duman altında oturup zehirlenelim mi yani?

"Ye-kalk" türünden bir yer burası. Zaten aşevi tarzı yerlerin hizmet kalitesi fazla yüksek olmuyor. Topkapı gezimizden bir gün sonra Üsküdar'a gitmiştim. EKG çektirdim ve doktor olan ağabeyime uğradım. Öncesinde Üsküdar'daki ünlü Kanaat Lokantasına gittik. Yemekler büyük bir hayal kırıklığıydı. Servis de kötüydü.

Bazen bu restoranlar nasıl meşhur olmuşlar anlamıyorum. Herhalde halkın "hizmet kalitesinin" henz farkına varmadığı, yokluğun olduğu vakitlerde bir şekilde nam salmışlar, ondan sonra da bu namın üzerine bir taş, bir tuğla koymamışlar.

Bakalım gelecekte var olacaklar mı? Neyse canım, laf lafı açtı, nerden nereye geldim. Ben Topkapı gezimizin olduğu güne geri döneyim.

Fasuli'den kalktığımızda Beşiktaş tarafına çok yoğun trafik vardı. Vapurla Üsküdar'a geçip, ordan yine vapurla Beşiktaş'a mı gitsek diye düşünürken, Beşiktaş otobüsünü görünce, gayrı ihtiyari "binelim" dedim. Kızımla bindik ama kızkardeşim arkamızdan binmemiş. Haklı tabi, o Üsküdar'da oturuyor. Zaten biletimiz de yoktu ve zaten otobüs şoförü "içerden isteyin bilet, ben de akbil yok" deyip huysuzlaşmıştı. Biran kızkardeşimi tek bırakmışız gibi hissettim, mahzun oldum. Baktık trafik de adım adım gidiyor, "biz ineceğiz" dedik. Şoför arkamızdan herhalde"deli bunlar" demiştir. Neyse daha 2 dakika olmasıan rağmen bizim kız nasıl hızlı yürüdüyse gözden kaybolmuştu. Ara ara telefonu meşgul. Karanlıkta nereye saptığını bilmeden yürüdük. Neyseki geri dönüp aradı da buluştuk.

Sonracıma, ilk defa Karaköy'den vapura bindik. Üsküdar vapuru iki dakika içinde Eminönü'nde aktarma yaptı. Haydiii, in bu sefer geç diğer vapura. O an "acaba otobüsten inmesemiydik" diye geçirdim içimden. Yorulmuştum çünkü. Artık sallana sallana Üsküdar'a geldik.

Sahile indiğimizde, hemen iskelede dişf ırçası başlığı satan bir adamla karşılaştık. Çok sevimliydiler. Garfield olanı kendime, maymunluyu da küçük oğluma aldım. Tanesi iki liraydı. 5 lira verince, bir tane daha alın dedi satıcı. Onu da kızkardeşim kendine seçti.

Son defa vapura binip 5 dakikada Beşiktaş'a geçtik. Oğlum iskelede karşıladı bizi ve eve götürdü.
"Vay canına, ne hızla akan bir gündü" dedik eve girerken.

Bu da yaşanmış günler içinde yerini aldı. Fotoğraflara baktıkça, hatırlarız. Allah ömür ve sağlık versin, inşallah daha güzellerini yaşarız.

Bir tasadüfle bu yazıyı okuyanlara da aynı dileklerde bulunuyorum. Allah gönlünüze göre versin.





21 Mart 2012 Çarşamba

İstanbul Sosyal Tesisleri

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bir konuda teşekkür etmek istiyorum.
Sadece zenginlerin gidebildiği sahil restoranlarına alternatif olarak birçok sosyal tesis açtılar.
Bunlardan biri İstinye'de diğeri Beykoz'da. İkisine de uzun yıllardır giderim. Fakat Kasımpaşa'dakini yeni keşfettim.

Bir kere manzarası çok farklı. Garsonları çok kibar. Balık çorbası her zamanki gibi muhteşem. Fiyatlar da ucuz.

Balık yemek istemeyenler için ızgara çeşitleri de var. Zeytinyağlı tabağı, kalamar, paçanga böreği güzeldi.

Bazen çok kalabalık oluyor, kapıya adınızı yazdırıp sıra bekliyorsunuz. Bizim son sefer gidişimizde, şansımıza cam önündeki masa denk geldi.

Büyük oğlum ve kızımla keyifli bir yemek yedik. Yine şakacı fotoğraflarımız var. Onları daha sonra yükleyeceğim.



Kasımpaşa'daki sosyal tesisleri herkese tavsiye ederim.

Yıldız Parkı içindeki Malta Köşkü de yemek için ideal bir mekan. Açıkbüfeden istediğiniz yemeği alabiliyorsunuz. Buraya havuzdaki ördeklere simit atmak ve yürüyüş yapmak için bile gidebilirsiniz.



Belediye'ye bu vesileyle tekrar teşekkürler.

12 Mart 2012 Pazartesi

Sandal Balıkevi, Emirgan Taş Kahve ve fazlası...

Uzun süredir, internette övmek istediğim bir balıkçı var. Çocuklara, "siz kendi sitenize yazın mutlaka" diye tembihler dururdum. Cumartesi gidince, neden ben yazmıyorum diye düşündüm ve paylaşmaya karar verdim.

Yeniköy'de küçük ve şirin bir restoran var. Sandal Balıkevi. İlk gidişimde, mısır ekmeğini o kadar çok beğenmiştim ki, diğer yemeklere o kadar dikkat etmedim.

Güleryüzlü personeli sizi masaya buyur ettikten sonra, hızlıca, turşu, mısır ekmeği ve patlıcan ezmesini masaya servis ediyor. Acaba bunları yiyip kalksak mı diye düşünüyor insan. Mısır ekmeği sürekli pişiyor, bittikçe yenisi yapılıyor. Bu güne kadar yediğim en güzel, en lezzetli ve en hafif mısır ekmeği kesinlikle...


Burada mutlaka yemenizi tavsiye edeceğim bir başka yemek de, balık köftesi. İçine ceviz de koyuyorlar va o da hafif olduğu kadar son derece lezzetli bir meze oluyor.

Karides güvecini, beyaz peynirli salatasını ve tüm balıklarını tavsiye ederim. Hepsi çok taze ve çok leziz.

Balıkların fotoğrafını çekmeyi unuttuk. Daha doğrusu tabakta kılçıklar kalınca aklımıza geldi.

Salatasını ve göründüğünden 100 kat lezzetli mısır ekmeğinin fotoğrafını paylaşayım. (sırf salatayla bile doyabilirsiniz.






Sandal Balıkevi küçük bir mekan. Küçük bir balıkçı barınağı gibi dekore edilmiş. Fakat bu küçüklüğüne rağmen çok büyük misafirleri var. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den tutun da çok sayıda sanatçıya kadar duvarlarına asılmış onlarca fotoğraf, bu gizli ve kendi halinde duran fakat balığa düşkün kişilerin müdavim olduğu restoranlardan biri haline gelmiş.

Tatlıya olan düşkünlüğüm malum. Armut tatlısını yemeden mekandan ayrılmayın derim. Fotoğrafını da paylaşıyorum.



Cumartesi hava çok güzeldi. Sahilde de her zamanki gibi çok trafik vardı. Buna rağmen rotayı Emirgan'a çevirdik. Daha önce gitmediğim bir yer olan Taş Kahve'ye gittik. O kadar toktuk ki, sadece yeşil çay içtik.

Burayla ilgili güzel bir yorum yapmak istiyorum. Dışarıdan bakıldığında son derece sosyetik bir mekan gibi duruyor Taş Kahve. Kesin çok pahalıdır diye düşünüyorsunuz. Ama değil. Emirgan'da iskelenin hemen karşısında, sanki camdan elinizi uzatsanız suya değecek gibi hissettiğiniz, dekorasyonu şık bu restoranın menüsü sanıldığı kadar pahalı değil. Biz iki tane yeşil çay istedik. 5 TL'ydi fiyatlar. Birkaç dekorasyon dergisi de alıp, 2 saate yakın oturduk. Kimse gelip bizi "başka ne istersiniz?" diye rahatsız etmedi. (Bunu en çok Beşiktaş'taki Hakan Pastahanesinin garsonları yapar mesela, sinir olursunuz.)

Neyse, konuya döneyim, çalan müzikleri, dekorasyonu, garsonları, manzarası ile kafanız çok dolduğunda gelip sakinleşebileceğiniz bir yer burası. Yemeklerinin tadına bakmadık. bir gün nasip olur tekrar gidersem ve yersem, yazarım mutlaka. Masada da fotoğraf çekmeye devam ettik. İşte size iki fotoğraf...


Yeşil çay, gerçek yapraklarıyla demleme olarak masaya servis ediliyor. Çok ilginç ve faydalı bir demleme sistemi var. Her bir demlikten üç kupa çıktı sanırım.



Oturduğumuz masadan gördüğümüz manzara... İkinci köprü de görünüyor. Akşam üzeri olduğu için hava pusluydu. Güzel havalarda daha iç açıcı olacağına eminim.



Her gezmenin bir sonu var. Biz de buradan ayrılıp tıpış tıpış evimizin yolunu tuttuk. Ertesi gün evdeydim. Misafirlerim vardı. Hasta olduğum için doktor ağabeyim gelmişti. Onlarla vakit geçirdik.
Antibiyotiğe alarjim var benim. Penisilin grubunu içemiyorum. Diğer taraftan iyileşmem için mutlaka antibiyotik almam gerekiyor. Ağbim penisilin grubuna dahil olmayan bir ilaç getirmiş. Yanında da diğer iğneler. Bana bir tane içirdi ve tüm aile, ne zaman fenalaşacağım die başımda bekledi. Biraz kalp çarpıntısı, fırlayan tansiyon, karıncılanma hissi derken bir süre sonra geçti. Artık geçse de geçmese de ne yapalım.

Gece de içmem gerekiyordu. Ağbim telefon açıp, gidip hastaneye yakın bir yerde içirin fenalaşırsa acile gidersiniz hemen demiş. Biz de ilacı içip eve yakın hastanenin önünde bekledik. O kadar güzel bir kar yağıyordu ki... Çocuklar, "anne bu ileride bir anı olacak" dediler. Saat gece 11, biz hastahane önünde ilaç içiyoruz.

Oğlum bir ara dışarı çıktı ve kızımla fotoğrafımızı çekti. arabasının önündeki bu mavi kuşu (angr Bird'müş bunlar, çocuklardan öğrendim) ben hediye etmiştim.




Çok komik duruyor, sanki gagasını uzatmış, arabaya değen var mı diye bakıyormuş gibi bir ifadesi var. Her gördüğümüzde pek bir güleriz. Oğlum da muziplik olsun diye fotoğrafımıza onu da alarak çekmiş bizi.

Bu arada kızımın arabasında sürekli çalan bir CD var. Bülent Ortaçgil ve Teoman'ın konser CD'si. MAvi Kuş şarkısını çok seviyor. Siz de dinleyin tavsiy ederim. Ama sevginin de bir ayarı olmalı. "Mavi Kuş" aşağıya "mavi kuş" yukarıya ne zaman dışarı çıksak onu çalıyor.

Haydi hakkını yemeyeyim, son derece sakinleştirici bir şarkı gerçekten.  Bülent Ortaçgil'in sesi, dertsiz, gamsız, adeta uçmuş bir insan gibi... Ata Demirer depresyona girince, bir doz Bülent Ortaçgil alın die boşuna dememiş...


Haydi bakalım, hayat böyle, bir gün gezeceğiz, ertesi gün oturacağız. Hastalık olmasın, gerisi boş. Esasen şu yukarıya yazdıklarımı, insan sevdiği bir dostuyla evde de yapabilir. Yete rki asağlık olsun, ağız tadı olsun. Ne demişler, gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül sohbet ister kahve bahane... Nerede ne yaptığınız değil, kimle nasıl vakit geçirdiğiniz önemli olan.









8 Mart 2012 Perşembe

Bir lezzet önerisi


Tavuk yemeklerini severim. Kızarmış tavuğu da öyle. Aslında bloguma böyle bir şey yazmak ne kadar doğru bilmiyorum ama çok beğendiğim bir restoranı tavsiye etmek için hadi yazayım dedim.

Wienerwald denen, Alman restoranlar zinciri birkaç yıl önce, Türkiye'ye de şubeler açmaya başladı.

Kesinlikle çok lezzetli ve fiyatı da çok uygun. Bu yüzden buraya çekinmeden yazıyorum. Eve getirtmez, siz kendiniz gider alırsanız fiyatı daha da düşüyor.

Normalde kuru ve yavan olan tavuk eti, bunlar yapınca nasıl oluyorsa çok lezzetli oluyor.

Yanına  bir pilav yapıp, geceyi kurtarabilirsiniz. Çorba ve salata da yaparım derseniz, tadından geçilmez :)





Dünya kadınlar günü ev kadınlarına pek uğramıyor






Bu gün Dünya Kadınlar Günü...

Aslında gerçek adı, dünya emekçi kadınlar günü. Bu günün hikayesi hayli üzücü aslında. Yine vikipedia'dan aldığım bilgiyi paylaşayım:

"8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlar. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verir. İşçilerin cenaze törenine 10.000'i aşkın kişi katılır."

Görüldüğü üzere, aslında 8 Mart, çalışan kadınların günü. Zaten, medyaya bakarsanız, bu günle ilgili çoğunlukla, çalışan kadınların söz sahibi olduğunu görürsünüz.

Bu güzel elbette. Ama ev kadınları için ne kadar anlam ifade ediyor bilmiyorum.

Çünkü bizi kimse emekçi, çalışan olarak görmüyor. Belki de bu yüzden 8 Mart, ev kadınlarına pek uğramıyor. Sonuçta ev kadınları bitip tükenmez bir çalışmanın içindeler.

Aslında devletin yapması gereken, ev kadınlarını da çalışan olarak gösterecek, onları sigortalatacak, hatta bir gün emekliye ayıracak bir sistem oturtması.

Çok eleştirmek istemem. Hiç yoktan iyidir. Bu sıralar kadın haklarıyla ilgili yasa tasarısı da gündemde.
Erkek egemen toplumun değişmesi için umarım güzel adımlar atarlar.

Kutlu olsun. Allah daha iyilerine kavuştursun.



3 Mart 2012 Cumartesi

Hidiv Kasrı

3 Mart'ta daha önce gitmediğim yerlerden biri olan Hidiv Kasrı'ndaydım. Vikipedi'de öğrendiğime göre, Hidiv Kasrı, dönemin Mısır Valisi tarafından İtalyan bir mimara yaptırılmış. Art Nouveau tarzındaki bu yapı, hem zeminin de hem de sütunlarında kullanılan mermerler dolayısıyla son derece soğuk. Açıkcası kışın gidilecek bir mekan değil. Biz de paltoyla oturduk.

Öğle saatlerinde açık büfe vardı. Karnımız tok olduğu için sadece birşeyler içtik.
Bahçesi çok güzel. Hatta bu gün nişanlanan bir çift fotoğraf çektirmek için gelmişti. Sabah kar yağmasına rağmen, gelin incecik elbisesine aldırmıyordu bile. Sanırım mutluluk ateşi böyle bir şey.

Yaz aylarında bir daha gitmek lazım. Havalar ısınmadan ise tavsiye etmiyorum.




Eyüp Sultan'da bir cuma sabahı...

Uzun yıllardır, çocuklarımın üniversite sınavları öncesi gidip dua ettiğimiz Eyüp Sultan'ın bizim için yeri çok ayrıdır. Sadece sınavlar için değil, ne zaman bir sıkıntımız olsa Eyüp Sultan'a gidip Allah'a bir de o mübarak zatın yattığı yerden duamızı ederiz.

Çocuklarımın üçü de İstanbul'da üniversite kazandılar. Elbette kendileri de çalıştılar ama Eyüp Sultan'da yaptığımız duaların, dağıttığımız şekerlerin de benim gönlümde bu başarılarına katkısı çoktur.

İki yıl önce kızım ve sevdiğim arkadaşlarından biri olan Türkan evde yüksek lisans tezlerini yetiştirmeye çalışıyorlardı. Gece yarısına kadar bilgisayar başında pinekledikleri ikinci günün sabahı sanırım arefe günüydü. Gece 4'e doğru kalkıp, Eyüp Sultan'da sabah namazına gitmeye karar verdik. Aslında onlara bunu teklif etmek istemiştim ama çalıştıkları için pek ses etmemiştim. İçlerine doğmuş gibi onlar teklif edince de çok sevindim.

O sabah namazında Eyüp Sultan Camii'nin hocası öyle bir dua etmişti ki, amin derken hepimiz hüngür hüngür ağlamıştık.

Ne yazık ki bir sonraki yıl niyet etmemize rağmen, arefe günü gidemedik Eyüp Sultan'a.

İki hafta önce yine niyetlendik ve sabah namazı kılmak için gittik. Açıkcası aynı hocaya denk geleceğimizi tahmin etmemiştim.

Namazdan sonra cemaat biraz dağılır gibi oldu. Biz de "kalabalık gitsin, rahat çıkalım" diye oturduğumuz yerde bekledik. İyi ki de beklemişiz.

Aynı hocamız (adını öğrenip mutlaka yazacağım) yine Türkçe dua etmeye başladı. Aman Allah'ım biz yine başladık ağlaya ağlaya amin demeye.

Artık, borçlusundan hastasına, dertlisinden çoluğa çocuğa, orduya askere kadar hepsine iyi niyet duaları ettirdi hocamız.

Bir hafta sonra 2 Mart'ta yine cuma sabahı Eyüp Sultan'daydık. Ya bir önceki hafta çok şanslıydık ya bu hafta gönlümüze göre olmadı, aynı hocaya denk gelemedik.

Kısmetse sık sık gitmek istiyorum. İnşallah o hoca her cuma vaazı kendi verir. Diğer hocaların da hakkını yemek istemem elbette ama gönlüm bahsettiğim o hocayı aradı doğrusu.

Aşağıda kızım ve oğlumla çektirdiğim fotoğrafları paylaşıyorum.





Prof. Dr. Esad Coşan 

Eyüp Sultan'dan bahsetmişken, merhum Prof. Dr. Esad Coşan'ın adını da mutlaka geçirmeliyim. Akra FM'le tesadüfen tanışmıştım. (Radyo'da 107.6) Bundan yaklaşık 17 yıl önce o zaman Esad Hoca hayattayken, Akra FM'de ve Akra TV'de sohbetlerini dinlerdim. Çok hasta olduğum ve bunaldığım bir dönemde, Esad Hoca'yı dinleye dinleye şifa bulmuştum. Şifa'yı veren Allah elbette ama morali veren de Esad Hoca'nın sohbetleriydi. Keşke diyorum ölmeden evvel bir şekilde en azından mektup yazıp, bana yaptığı iyiliği ona bildirseydim. Öldüğü vakit çok ama çok üzülmüştüm.

Eyüp Sultan'da damadıyla yan yana yatıyor şimdi. Ne zaman Eyüp Sultan'a gitsem, mutlaka onların mezarını da ziyaret ediyorum. Hem bana bilmeden yaptığı iyilik için teşekkür ediyorum hem de ruhuna dua gönderiyorum.

Eyüp Sultan'a son gidişimde yine mezarını ziyaret ettim. Çeşmeden su içerken oğlum aşağıdaki fotoğrafımı çekmiş.



Eyüp'ün vazgeçilmezi: Eyüp simidi ve oyuncakları

Dönüşte her zamanki gibi Eyüp simidi alıp eve döndük. Geçen hafta damadımla gitmiştik. Sabah döndüğümüzde o uyuyordu. Kalktığında hep beraber kahvaltı yaptık.




Burada bahsi geçmişken, Eyüp Sultan'ın en meşhur eşyalarından biri de eskiden boyalı eyüp oyuncaklarıydı. Hatta küçük kız kardeşim Tülay'a rahmetli eniştesi (buradan da ona rahmet göndermiş olalım, kendisi ablamın eşi olur) Eyüp'e her gidişinde ona bu oyuncuklardan getirirdi. Düdüklü bu ibrikler birkaç hafta sonra kırıldığından o zaman küçük bir çocuk olan Tülay'ı mutlu etmek için rahmetli enişte Tülay'ı alıp Eyüp'e giderdi.

Ne çok anımız var aslında Eyüp Sultan'da. İnşallah bundan sonra da daha çok olur.

Kısmetse Eyüp Sultan'a yine gitmek istiyorum. Herkese de burada dua etmenin maneviyatından faydalanmasını tavsiye ediyorum...



1 Mart 2012 Perşembe

İki hafta önce afişini gördüğüm bir tiyatro oyunu var. Adı: Düğün. Şu sıralar Anadolu turnesinde. Bodrum, Manisa ve İzmir'i geziyorlar.

Mart ortasında tekrar İstanbul'da olacaklar.

Nasipse 24 Mart'taki oyuna gitmek istiyorum. Kendime hatırlatmak için şimdiden buraya yazmak istedim.

Oyunun konusunu da yönetmen Tilbe Saran'ın sayfasından kopyalayarak buraya yapıştırıyorum. Oyuncu kadrosu da oldukça başarılı tiyatroculardan oluşuyor. :

DÜĞÜN



Aile yadigârı bir köşkün mutfağında bir düğün hazırlığı…
Gelin, gelinin annesi, anneannesi, en yakın arkadaşı; damadın annesi, damadın ablası, evin emektar yardımcısı ve düğün gecesi için ayarlanmış bir yardımcı kız…
Herkes, az sonra başlaması planlanan düğün için hummalı bir hazırlık içinde... Herhangi bir evde, herhangi bir ailenin yaşayabileceği, herhangi bir düğün telaşı bu.
Her iki ailenin de sırlarını duyulmaya başlandığı mutfak; yıllardır görülmemiş hesapların açıldığı bir mekâna dönüşür.
Anne ve kız, anneanne ve anne, damadın annesi ve ablası kendi hikâyelerini anlattıkça, birbirleriyle ama aslında kendileriyle, “kim oldukları” gerçeğiyle yüzleşirler.
Büyük özen gösterilerek yetiştirilmiş bir genç kız olan Duygu, Duygu’nun eğitimli ve modern annesi Ahsen, Duygu’nun İstanbul hanımefendisi anneannesi Saffet, ailenin 30 yıllık emektarı, herkesin sığındığı en güvenli liman Şerbet, damadın her fırsatta kız tarafını iğneleyen annesi Neriman, Neriman’ın ilk evliliğinden doğma, damadın üvey ablası Nazife, Duygu’nun tüm çocukluğunu bir arada geçirdiği en yakın arkadaşı, özgür ruhlu Pelin ve düğün günü için tutulmuş bir yardımcı kız…
Hiçbirinin, birbirinden farkı yoktur aslında. Hepsi bir sebeple “mağdur” ve bir başka sebeple “fail”dirler.
Sekiz kadının her biri, birer kurbandır. İçinde yaşadıkları eril dünyayla baş edebilmek için buldukları tek yol, aynı eril sistemin bir parçası olmaktır.
Başlangıçta daha geleneksel bir yapıya sahip olan damat tarafıyla, İstanbullu kız tarafının arasındaki sosyal statü farkından kaynaklanıyormuş gibi görünen ufak pürüzler, giderek kökleri çok daha derinde bir duruma; erkeklerin dünyasında “kadın” olma durumuna işaret eder.

Şiddet her yerdedir. Ataerkil toplumun kadınları maruz bıraktığı şiddeti o derece içselleştirmişlerdir ki, eril söylem artık onların da söylemi olmuştur. Şiddet içlerindedir, şiddet her yerdedir; çünkü şiddete maruz kalan her birey, bir gün şiddetin uygulayıcısı olur.
Oyunculardan teknik ekibe kadar, “Düğün”ün tüm kadrosu kadınlardan oluşuyor.