Çarşamba gecesi Muhteşem Yüzyılı izledim. Bu diziyi özellikle kostümlerini beğendiğim ve bir parça da tarihi takip etmek için izliyorum. Dizi oldukça tartışmalı, benim de eleştirdiğim bazı noktalar var ama bir dönemin tarihini sadece diziden ibaret tutmak da kişinin kendi yanlışıdır. Bu kitap varken, bir diziye takılıp kalmak, ya da onun yanlış olduğunu söylemek pek doğru gelmiyor.
Ben kendi anıma döneyim. Çarşamba gecesi diziyi izlerken aklıma, bir yıl önce Topkapı Sarayı'nı gezdiğimiz geldi.
Kızım ehliyetini yeni almıştı. Korkmasın diye ben de onunla bir süre seyahat ediyordum. Bir gün, "Haydi Topkapı Sarayı'na gidelim" demiştim. Buz gibi bir havada gitmiş, hayli üşümüştük.
Saat 2'ye doğru gişenin önüne geldiğimizde, çok uzun bir sıra vardı. Üstelik Gişe 4'te kapanıyormuş. Bize yaklaşık 45 dakika sonra sıra geldiğinde, apar topar sarayı gezmiştik. Tabi sadece belirli bir kısmını. Aklımda kalanlar, saray hazinesi, padişah kaftanları, kutsal emanetler odasıydı. Ama giremediğim için üzüldüğüm bir yer de vardı. O da Harem'di.
Geçtiğimiz Perşembe sabahı hava oldukça güneşliydi. Nereye gidelim diye sorduklarında, "Haydi Topkapı müzesine gidelim" dedim. Kızımın o gün işi yoktu, ayarladı o da geldi.
Kızkardeşimi iskeleden alıp, küçük oğlumun şoförlüğünde Sultanahmet'in yolunu tuttuk.
Nasıl gideceksiniz?
Beşiktaş tarafından sahil boyunca Haliç Köpürüsü'ne bağlanıp, soldan devam ediyorsunuz. Ardından ışıklardan Eminönü'ne dönen taraftan yokuşu çıkıyorsunuz. Uzun yokuş bittiğinde, tabelalar size otoparkı işaret edecektir. Tavsiyem Sultanahmet'in içine hiç girmeden burada bir otoparka aracını bırakmanız. Ama en güzeli arabasız gitmek. Örneğin eminönü Vapuruna binip, tramvayla geçebilirsiniz. Hemen Sultanahmet meydanınd atramvaydan inersiniz. Çok kolay ve ucuz olur.
Biletler
Sarayı gezmek için öğrenciler 10 TL'lik yetişkinlerse 20 TL'lik bilet alıyor. 20 TL'ye müzekart çıkartıldığından, bizimkiler, bilet almak yerine 2 dakikada müze kartı çıkarttırdılar. Babam Kore Gazisi olduğu için ben ve kızkardeşim, gazi kartlarımızla ücretsiz geçtik. Babam 81 yaşında, allah sağlıklı ve uzun ömürler versin....
Bilet konusunda bir uyarıda bulunayım. Ne müze kartları ne gişe biletleri Harem'i gezmede geçerli değil. Harem için ayrıca 15 TL'lik ek bir bilet almanız gerekiyor. Gazi kartımız olduğu için biz yine ücretsiz geçtik. Ama çocuklarım mecburen bilet aldılar.
Harem
Muhteşem Yüzyıl dizisiyle gerçek arasındaki en büyük fark, kendini Harem'de gösteriyor. Buz gibi yüksek duvarla çevrili koridorlar, karanlık odalar, camsız harem daireleri...
Valide Sultan'ın ve Haseki'nin odası, bu gün bizlerin oturduğu evlerin yanında, ne kadar basit kalıyor. Anladım ki, saray kadını da olsa, padişahın annesi de olsa, kadınlar her yerde eziliyorlar.
Hele o cariyelerin kaldığı, hapishane avlusuna benzeyen avuçiçi kadar bahçesiyle, kimbilir ne çekişmelerin ve üzüntülerin yaşandığı alan yok mu... Duvarlar sanki dile geliyor, orada yaşanan mutsuzlukları bize fısıldıyor. Adeta taşına, çinilerine, tahtasına işlemiş özlem, mutsuzluk, hapislik ve tek olamam üzüntüsü. Öyle ki hepimiz etkilendik ve iki-üç gün etkisinden kurtulamadık.
Harem'de en beğendiğimzi ayrıntılar, çiniler ve vitraylar oldu. Aslında çok daha güzel bir sunum yapılabilir, rehber konulabilir, daha fazla açıklayıcı tabela, yazı bulunabilir. Topkapı Sarayı bana müzecilikten çok uzak bir anlayışla yönetiliyor gibi geldi.
Saray Bahçesi ve Cellat Çeşmesi
Sarayın insanın içine açan bahçesi, rengarenk çiçeklerle örtülü. İnsan adım atarken kendinden yıllar önce orada bambaşka insanların yürüdüğünü hayal edip, etkileniyor. Buraya sadece bahçesind eyürümek için bile gelinebilir. Huzur dolu bir yer.
Bir ayrıntıdan daha bahsetmek isterim. Sunay Akın yaptığı bir programda, bahçedeki cellat çeşmesinden bahsetmişti. Bu çeşme, sağ tarafta duvar dibinde bulunuyor. Önünde de bir taş var. Denildiğine göre, cellatlar, kanlı kılıçlarını, bu çeşmede yıkadıkları için çeşmenin adı böyle kalmış. Önündeki taşın da ne işe yaradığını tahmin edersiniz artık...
Saray gezmesi sonrası Tophane'de kurufasülye...
Topkapı Sarayı'ndan çıktığımızda epeyce yorulmuştuk. Küçük oğlumun okula gitmesi gerekiyordu. Bizi Karaköy'de bıraktı ve derse yetişmek için arabayı o aldı.
Kızımın bahsettiği bir kurfasülyeci vardı Tophane'de. Çok meşhurmuş benim haberim yok. Adı: Fasuli. Görünüşe göre, başbakandan milletvekillerine, sanatçılara, emniyet müdürlerine, gazetecilere kadar herkes gelip en az bir kez burada kurufasülye yemiş.
Biz de bir tadına bakalım dedik. Alıştığımız ve evde yaptığımız fasülyeden çok farklı. Susuz ve bol tereyağlı. Ne yalan söyleyeyim, kolestrole tavan yaptırır, sağlık sorunu olanı yataklara düşürür. Lezzetli ama. Pilavı fena değildi. Karalahana çorbası hayli baharatlıydı içemedim, kızım kendi mercimek çorbasıyla benimkini değiştirdi. Hakkını da yemeyeyim, karalahana çorbası genelde baharatlı pişirilir.
Burada yaklaşık 2 saat oturduk, çay içtik. Bol bol konuştuk. Bir sürü kararlar aldık. Bakalım kaçını uygulayacağız.
Garsonlar biraz rahatsız oldu fazla oturmamıza sanki. Pek umursamadık açıkcası. Herşeyi umursaya umursaya dert sahibi oluyor insan. O soğukta nereye gidelim? Etrafta bir tek nargile kafeler var, duman altında oturup zehirlenelim mi yani?
"Ye-kalk" türünden bir yer burası. Zaten aşevi tarzı yerlerin hizmet kalitesi fazla yüksek olmuyor. Topkapı gezimizden bir gün sonra Üsküdar'a gitmiştim. EKG çektirdim ve doktor olan ağabeyime uğradım. Öncesinde Üsküdar'daki ünlü Kanaat Lokantasına gittik. Yemekler büyük bir hayal kırıklığıydı. Servis de kötüydü.
Bazen bu restoranlar nasıl meşhur olmuşlar anlamıyorum. Herhalde halkın "hizmet kalitesinin" henz farkına varmadığı, yokluğun olduğu vakitlerde bir şekilde nam salmışlar, ondan sonra da bu namın üzerine bir taş, bir tuğla koymamışlar.
Bakalım gelecekte var olacaklar mı? Neyse canım, laf lafı açtı, nerden nereye geldim. Ben Topkapı gezimizin olduğu güne geri döneyim.
Fasuli'den kalktığımızda Beşiktaş tarafına çok yoğun trafik vardı. Vapurla Üsküdar'a geçip, ordan yine vapurla Beşiktaş'a mı gitsek diye düşünürken, Beşiktaş otobüsünü görünce, gayrı ihtiyari "binelim" dedim. Kızımla bindik ama kızkardeşim arkamızdan binmemiş. Haklı tabi, o Üsküdar'da oturuyor. Zaten biletimiz de yoktu ve zaten otobüs şoförü "içerden isteyin bilet, ben de akbil yok" deyip huysuzlaşmıştı. Biran kızkardeşimi tek bırakmışız gibi hissettim, mahzun oldum. Baktık trafik de adım adım gidiyor, "biz ineceğiz" dedik. Şoför arkamızdan herhalde"deli bunlar" demiştir. Neyse daha 2 dakika olmasıan rağmen bizim kız nasıl hızlı yürüdüyse gözden kaybolmuştu. Ara ara telefonu meşgul. Karanlıkta nereye saptığını bilmeden yürüdük. Neyseki geri dönüp aradı da buluştuk.
Sonracıma, ilk defa Karaköy'den vapura bindik. Üsküdar vapuru iki dakika içinde Eminönü'nde aktarma yaptı. Haydiii, in bu sefer geç diğer vapura. O an "acaba otobüsten inmesemiydik" diye geçirdim içimden. Yorulmuştum çünkü. Artık sallana sallana Üsküdar'a geldik.
Sahile indiğimizde, hemen iskelede dişf ırçası başlığı satan bir adamla karşılaştık. Çok sevimliydiler. Garfield olanı kendime, maymunluyu da küçük oğluma aldım. Tanesi iki liraydı. 5 lira verince, bir tane daha alın dedi satıcı. Onu da kızkardeşim kendine seçti.
Son defa vapura binip 5 dakikada Beşiktaş'a geçtik. Oğlum iskelede karşıladı bizi ve eve götürdü.
"Vay canına, ne hızla akan bir gündü" dedik eve girerken.
Bu da yaşanmış günler içinde yerini aldı. Fotoğraflara baktıkça, hatırlarız. Allah ömür ve sağlık versin, inşallah daha güzellerini yaşarız.
Bir tasadüfle bu yazıyı okuyanlara da aynı dileklerde bulunuyorum. Allah gönlünüze göre versin.